KELÂMULLAH’IN TÜRKÇEDEKİ SADÂSI 2


KELÂMULLAH’IN TÜRKÇEDEKİ SADÂSI 2

Resim: Çamlıca Tepesi Çilehane/Musalla Mescidi
Ressam: Hoca Ali Rıza

 

 

Tarih sahnesinde asırlardır at koşturan Türklerin hakiki hüviyeti kılıç şakırtılarında yahut fetihnâmelerde aranabilir. Fakat Türklerin tarihe armağan ettikleri en muazzam âbide, Türkçenin bizzat kendisidir. Bu âbidenin harcı Kur’ân-ı Kerîm’dir. Kelâmullah; her Türk evinin duvarlarında, cami süslemelerinde veya medrese rahlelerinde olduğu gibi Türk’ün şiirinde, çadırında, ocağında, ninnisinde, ağıdında ve nihayetinde Türkçenin kılcal damarlarında yaşamaktadır.

Lisan, milletin hafızasıdır. Gündelik hayatta hiç düşünmeden sarf ettiğimiz, harcıâlem saydığımız pek çok deyim, tabir ve kelime doğrudan Kur'an ayetlerinden, hadislerden veya peygamber kıssalarından süzülüp gelmiştir. Bu yazımda, Türkçemizin ilahi kaynaktan beslenen ve besmele misali dilimize yerleşerek milletimizin hikâyesini de anlatan bazı temel taşlarına yakından bakacağım.

 

 Kâlû Belâ

Araf Suresi 172. ayette zikredilir. Cenab-ı Hak, ruhları yarattığında onlara: "Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" Diye hitap etmiş, mevcudat da "Evet" (Kâlû Belâ) diyerek bu mukaveleyi tasdik etmiştir. Türk milleti bir aidiyetin, sadakatin veya dostluğun kıdemini tarif ederken fani dünyanın zaman mefhumunu kullanmak yerine doğrudan ilk yaratılış anına müracaat eder. Ezelden beri tabiriyle kalubeladan beri tabiri kardeştir. Yunus Emre’nin mısralarındaki yakarışa bakalım:

Aklın ererse sor bana, ben evvelde nerde idim,

Diler isen deyiverem ezeli vatanda idim.

Kalu bela söylenmeden tertib düzen eylenmeden,

Hak'tan ayrı değil idim ol ulu divanda idim.

 

Edib Harabî, sevdasının hudutsuzluğunu aynı menbâdan besler:

 

            Bize takdîr olmuş Kâlû Belâ’dan,

            Anınçün sâkin-i meyhâneyiz biz.

            Sakahüm hamrını tâ ezelîden,

            İçtik dost elinden mestâneyiz biz.

 

            “Sakahüm hamrı”, İnsan Suresi 21. ayette geçen bir ifadedir. Ayette, cennet ehline Rableri tarafından tertemiz içecekler verildiği anlatılır. Edip Harabî de o tertemiz içecekleri ta ezelde dost elinden içtiklerini belirtir.

 

Zerre Miskal

            Zilzâl Suresi’nin insanı titreten ayeti: “Kim zerre miskâl hayır yaparsa onu görür, kim zerre miskal şer yaparsa onu görür.” Güneş ışığı pencereden vurduğunda havada uçuşan o küçücük toz zerresi, Türkçeye adaletin ölçü birimi olarak nakşedilmiştir. Zerre mefhumunu divan şairi Nâbî, bir beytinde şöyle kullanmış:

            Bende yok sabr u sükûn, sende vefâdan zerre,

            İki yoktan ne çıkar fikredelim bir kerre. 

 

            20. asrın büyük ozanlarından Aşık Daimi ise şöyle söyler:

            Kainatta bir zerreyim

            Ben kendimi bilmez miyim

            Zerre içinde zerreyim

            Ben kendimi bilmez miyim

 

Yüzü Kara Çıkmak

Âl-i İmrân Suresi 106. ayetteki “Yüzlerin ağaracağı ve kararacağı gün” tasviri, mahşer günündeki divanın çarpıcı bir tablosudur. Bu manzara Türk dili ve edebiyatına, yüzün kararması misaliyle girmiştir.

Nathaniel Hawthorne'un Kırmızı Leke (The Scarlet Letter) adlı eserindeki "kırmızı" imgesi, günahtan dolayı yüzün kızarması ile açıklanır. İngilizcedeki "blushing with shame" (utançtan kızarmak) tabiri de utancın biyolojik bir yansıma olarak kızarmakla sembolize edildiğini gösterir. Utanç söz konusu olduğunda Batılı zihin yapısı genellikle "leke" (stain) kavramına başvurur. William Shakespeare'in Macbeth oyununda Lady Macbeth'in ellerindeki kan lekesini temizlemeye çalışırken "Out, damned spot!" demesi, lekelenmenin klasik bir misalidir. Onlar için utanç, yüzün kararması değil; sicile düşen bir leke, yani silinmesi gereken bir “spot”tur.

Türkçede ise mesele bir lekeden ziyade, insanın fıtratında taşıdığı nurun, yüz aklığının yitirilmesidir. Biz Hakk’ın divanına durduğumuzda yüzümüzün kararmasından korkarız. Asırlar evvel Yunus Emre, kendi acziyetini Hakk’a arz ederken bu deyimin ardına sığınır:

            İmdi ki Yunus kalmış Hazret'e yüzü kara,

            Bir nesnesi yok müflis, neyile bazar etsin.

 

            Orhan Veli, Zonguldak madencilerini anlattığı mısralarında, alın terinin kirliliğini, günahkârlığın mecazî siyahlığından yani yüz karasından ustalıkla ayırır:

            Siyah akar Zonguldak'ın deresi,

            Yüz karası değil, kömür karası.

            Böyle kazanılır ekmek parası!

 

Eyüp Sabrı

Enbiya ve Sad surelerinde nakledilen Hazreti Eyüp kıssası... Malını, mülkünü, evlatlarını ve nihayetinde sıhhatini kaybeden bir peygamberin Hakk’a teslimiyeti. Anadolu coğrafyası gibi her devri ayrı bir cenk her asrı ayrı bir tufan olan bu topraklarda ayakta kalabilmek ancak Eyüp sabrıyla mümkündür. Çekilen ezâ haddi aştığında, sabır taşı çatladığında Türkler daima Hz. Eyüp’ün ismine müracaat eder. Yine Yunus Emre, derdini dökerken bu kıssayı dile getirir:

            Dosttan bela geliceğiz Eyyub'layın sabr eylegil,

            Nice sıhhat buldu teni bunca bela çekmiş iken.

 

            Başka bir şiirinde de tahammülü şöyle öğütler:

            Yunus imdi her derde, Eyyub gibi sabr eyle,

            Derde katlanamazsın, derman arzu kılarsın.

 

Tahammül mülkünün son hududu olan Hazreti Eyüp, Sezai Karakoç'un şaheseri Hızırla Kırk Saat'in 17. bölümünde kudretli bir teslimiyet abidesi olarak şu mısralarda zikredilir:

            Ve dert ve sabır ve yara

            Ve yaraya dayanmak sanatı Eyyûb'un işi.

 

Hazreti Yunus

            Zünnûn, yani balık sahibi olarak anılan Hazreti Yunus’un kıssası, insanı kendi iç dünyasının derinliklerine, nefsinin karanlıklarına doğru bir yolculuğa davet eder. Balığın karnı; insanın dünyevi telaşlar, hırslar, pişmanlıklar ve çaresizlikler içinde kendi kendine kaldığı dipsiz bir kuyudur. Modern çağın gürültüsü içinde kaybolan, manevi huzuru bulamayan insan, aslında kendi balığının karnında mahpustur. Türk irfanında bu kıssa, karanlıklar içindeki yakarışın kurtarıcı gücünü temsil eder. İnsan, kendi hatalarıyla yüzleşip o karanlıkta samimiyetle Hakka yöneldiğinde, balığın onu sahile bırakması misali feraha kavuşur. Yunus Emre’nin mısralarında sıkça rastladığımız benlikten geçme hali tam da bu kıssanın yani balığın karnından çıkışın hakikatidir. Zira ancak kendi karanlığından kurtulan, hakikatin ışığına vasıl olabilir.

            Aşık Mahzuni Şerif’in türküsü bu hususta verilebilecek en müstesna örneklerden biridir:

 

            Kendi kitabıma girdim saklandım

            Kelime kelime buldular beni

            Denizin dibinde ot oldum bittim

            Balığın karnından yoldular beni

 

 

          Yusuf'un Kuyusu ve Yakub'un Hüznü

Yusuf Suresi, başlı başına bir mana ve kıssa denizidir. Kardeş hasediyle kuyuya atılmak, zindana düşmek ve iftiraya uğramak mefhumları Türkçede Yusuf Aleyhisselam üzerinden dile getirilir. İftiraya uğrayan, haksız yere hapsedilen mazlumlar için doğrudan "Yusufiye medresesine girdi" denir. Hz. Yusuf kıssası 13. yüzyıldan başlayarak Türkçemizde birçok esere konu olmuştur. Şair Ali’den Taşlıcalı Yahya’ya, Hamdullah Hamdi’den İsmet Özel’e dek geniş bir yankı bulmuştur.

Faruk Nafiz’den bir alıntı yapalım:

Gece zindanda Yusuf'lar, sıralanmış, yatıyor;

Yüzlerinden okurum sapsarı rüyalarını:

Kimi sehpâda görür kendini, çarmıhta kimi;

Ve ararlar yine zindandaki dünyâlarını!

 

            Ben de bir şiirimde Yusuf kıssasına atıfla şöyle demiştim:

 

            dünyaların ucundaki hayatta

            kimse yoktur gömleği yırtılmayan

            çocuğun ölü doğan öcü uyanınca

            yürür o an damarlarıma çarh-ı üryan

 

            Türkçenin münbit toprağını kurutan modern zamanın kuraklığına karşı tutunacağımız yegâne dal yine bu ilahi kaynaktır. Zira biz, sözün en hakikatli olanını Kur’ân’ın sadasında duyduk; zahirin batınla buluştuğu büyük sessizliği, yine bu kadim kelimelerin gölgesinde solukladık. Yusuf’un kuyusundaki derin sükûneti, Eyyûb’un sabır taşını ve Kâlû Belâ’nın ezelî ahdini yitirdiğimiz an aslında kendi hakikatimizi, yani Türkçenin ruhunu da kaybederiz. Dil, bir milletin vicdanıdır; vicdanın harcında ise Kelâmullah’ın ilahi sadâsı saklıdır. Hoyratça hırpalanan Türkçenin üzerine serilen ölü toprağını silkeleyip atmak ve Türkçeyi yeniden kültürümüzün anahtarı olarak ayağa kaldırmak, bizlerin boynuna borçtur.

 

SEMİH SAMYÜREK

Yorumlar:

Yorum Yazabilirsiniz.

Mail adresiniz gizli kalacaktır. Lütfen bütün alanları doldurun. *


Benzer Bloglar