KELAMULLAH’IN TÜRKÇEDEKİ SADÂSI 3


KELAMULLAH’IN TÜRKÇEDEKİ SADÂSI 3

Resim: İstanbul'dan Bir Köşe
Ressam: Hoca Ali Rıza

 

Kur’an-ı Kerîm’deki bütün kıssaların Türkçeye deyim, atasözü, şiir, türkü ve çeşitli anlatılar olarak girdiğini görüyoruz. Bu durum Kur’an’ın evvela Türklerin zihnine ve hayatına, oradan da dillerine yerleşmiş olduğunu gösterir. Nitekim lisan; hayat üzerine bina edilir. Bir milletin dili, o milletin varoluş serüveninin toplamıdır; dolayısıyla suni reçetelerle veya dışarıdan zorla enjekte edilen kelimelerle bir medeniyetin lügatini değiştirmek, yüzeyde kalan bir dil katliamından ibarettir.

Kelimeler, ifade edilmek istenip de edilemeyen hislerin ve fikirlerin telafuzu için geliştirilir. Hali hazırda “kainat” kelimesi ihtiyacımızı karşılarken ona alternatif olsun diye canlandırıldığı söylenen “evren” kelimesi türetilirse, buna dil katliamı denir. Zira şiirden türkülere Türkçenin kılcal damarlarına yerleşmiş bulunan ve his ile fikirlerimizi ifade etmek ihtiyacımızı karşılayan kelimeleri öldürmek koca bir külliyatı da öldürmek manasına gelir.

Büyük Türk ozanı; “kainatın aynasıyım madem ki ben bir insanım” der. Kainat, kevn kökünden gelir ve yaradılışa atıfta bulunur. Oysa evren kelimesi, evirip çevirmek diye de kullandığımız döndürmek evirmek kelimesinden uydurulmuştur. Yalnızca mekanik harekete vurgu yapar. Kainat kelimesinin taşıdığı yaradılış vurgusunu ve mana külliyatını taşımaz. Uydurulmuş kelimeler Türkçeyi kırpmak, katletmek olduğu gibi yeni nesillerin hem Türk şiirine erişimini engelliyor hem fikri gelişimlerini baltalıyor hem de düşünme becerilerilerini köreltiyor. Bu körleşmeyi aşmak için; Türk milletinin gönlünde asırlardır yaşamaya devam eden kıssaların edebiyatımızda ve zihin dünyamızda nasıl yankılandığına yakından bakalım.

Süleyman’ın Mührü ve Kuş Dili

            Enbiya, Sad ve Neml surelerinde zikredilen Hazreti Süleyman kıssaları, Türkçede kudretin, servetin ve devletin hem kemalini hem de zevalini tarif etmek için ölçü kabul edilmiştir. "Mühür kimdeyse Süleyman odur" tabiri, asırlardır Türk milletinin iktidara bakışını özetler. Hazreti Süleyman, Hüdhüd kuşuna, ihtiyaç olduğunda ortadan kaybolmuşken, döndüğünde geçerli bir mazereti olup olmadığı sorarak ona göre ceza vermeyi düşünür. Taht sahibi Süleyman’ın bir kuşa karşı adil tavrı günümüzün iktidar sahiplerine ibretlik bir mesaj verir. Süleyman aleyhisselam’a bahşedilen "kuş dili" (Mantıku't-Tayr), edebiyatımızda hakikatin, ledün ilminin ve tasavvufi sırrın mecazı olmuştur. Yunus Emre, bu kıssayı ve ilahi sırrı mısralarında şöyle hülasa eder:

            Süleyman kuş dilin bilir dediler,

            Süleyman var Süleyman'dan içeri.

 

Karun Kibri ve Dünyanın Faniliği

            Diğer yanda Kasas Suresi’nde zikredilen Karun... Hazinelerinin anahtarlarını dahi güçlü kuvvetli adamlardan müteşekkil koca bir mangaya taşıtan, fakat kibrinden ve nankörlüğünden ötürü hudutsuz servetiyle birlikte yerin dibine geçirilen o adam. Musa’nın amca oğlu olan Karun’a kavmi şöyle demişti: “Şimarma! Allah şimaranları sevmez.” Türkler, servetin geçiciliğine ve kibrin ahmaklığına karşı asırlar evvelinden yine Yunus Emre'nin divanında hükmü vermiştir:

            Ne kadar çok ise malın ecel sana sunar elin,

            Ne assı eyledi Karun bu dünyaya batmış iken.

 

            Halk şiirinin büyük ustalarından Kul Himmet ise bu hakikati bir deyişinde şöyle mühürler:

            Dünya benim deyu zapta geçirse,

            Karun kadar malın olsa ne fayda.

 

            Servetin ve kibrin şımarıklığı, Nazım Hikmet'in Hürriyet şiirinde haksız zenginleşenlere karşı savrulan bir tokat olarak da karşımıza çıkar:

            Büyük hürriyetinle çalışırsın el kapısında, ananı ağlatanı

            Karun etmek hürriyetiyle hürsün!

 

Nuh Der, Peygamber Demez

            Kur'an-ı Kerim'de ibret vesikası olan kıssalar, Türkçenin deyimler lügatine derinlemesine kazınmıştır. Hz Nuh, kavmine yaptığı telbiğ karşılığında mal istemediğini ve kavmini bilgisizce davranan bir kalabalık olarak gördüğünü ifade eder. Hazreti Nuh’un tatlı dille asırlar süren, bitmek bilmez tebliğine rağmen hakikate gözlerini yuman kavminin taş kalpliliği, lisanımıza “Nuh der, peygamber demez” deyimiyle girmiştir. Müzakereye kapalı, laf anlamaz, dikbaşlı muhatabı tarif etmek için bundan daha isabetli ve kestirme bir söz yoktur. Fuzulî şöyle söyler:

            Tutdukça ele sagâr-ı sahbâ-yı sabûh

            Artar eser-i zevk- dil ü râhat-ı rûh

            Tugyân-ı gama müfîddür zevrak-ı mey

            Tûfân hatarında eyle kim keştî-i Nûh

 

            Sabah vakti şarap kadehini ele aldıkça, zevkin etkisi artar; gönül ferahlar ve ruh huzura kavuşur. Gamın, kederin taşkınlığına karşı şarap kadehi faydalıdır; tıpkı tufan tehlikesi anında Nuh’un gemisinin kurtarıcı olması gibi. Şair, içinde bulunduğu kederi tufan gibi tasvir eder. Klasik şiir geleneğinde sıkça kullanılan şarap metaforu burada bir can simidi veya gemi işleviyle kullanılır. Kadeh, tufanın ortasında insana geçici bir huzur ve sığınak sunan bir araçtır.

            Niçe k’ömür kısayise uzun kıluruz biz

            Hemîşe toludur ellerümüzde nûh ayagı

 

            Kadı Burhanettin de Nuh aleyhisselam’ın kıssasına temas eder. Şair burada kadehi bir içki kabı olarak değil, zamana hükmeden ve dünyanın faniliğinden arınmaya götüren bir vesile gibi görür. Ömrün kısalığının bir dert olmaktan çıkartılıp, Nuh'un bereketiyle genişletildiği şairane bir meydan okuma vardır burada.

 

İbrahim’in Ateşi

            Enbiya Suresi'nde zikredilen, Hazreti İbrahim'in Nemrut tarafından ateşe atılması ve ateşin bir gül bahçesine dönmesi... Türkler, bu kıssadan büyük felsefi yahut kelamî tartışmalar devşirmek yerine, meseleyi "İbrahim'in ateşine su taşıyan karınca" metaforuyla doğrudan ahlaki bir duruşa tahvil etmiştir. Türk milleti için neticenin ne olacağı değil; niyetin ne olduğu, safın nerede olduğu ve istikametin neresi olduğu mühimdir. Zulüm ateşine karınca misali bir damla su taşımak, haysiyetin bizzat kendisidir. Zira Hz İbrahim de aynı Hz Nuh gibi kavminin bilgisizce davranan bir kalabalık olduğunu ifade eder. Bu kalabalıktan kendini sıyırabilen soylu bir davranış sergilemiş olur. Şifahi kültürümüzde ve türkülerimizde "Nemrut'un ateşi" zalimliği ve merhametsizliği, "Halil İbrahim sofrası" ise Rahman’ın rahmetini ve misafirperverliği temsil eden birer kalıp olarak dilimize girmiştir. Yunus Emre bir şiirinde şöyle söyler:

            İbrahim'e Nemrud od'un, aşktır gülistan eyleyen,

            Aşktan çün erdi bir nazar, gülzar oldu, nar olmadı.

 

            Nemrut’un yaktırdığı ateşi gülistan eyleyen aşktır. Aşkın nazarı ulaşınca ateş, nâr değil de gül bahçesi olur.

Lokman Hekim

            Lokman Suresi'nde hikmetin timsali olarak zikredilen Lokman aleyhisselam, bilhassa Anadolu irfanında ve halk şiirinde devasız dertlerin, tabibi olmayan yaraların yegâne adresi olmuştur. Türkler fiziki hastalıkların ötesinde meseleyi ayrılık, hasret ve sevda derdine getirdiğinde Lokman Hekim'e müracaat eder. Lokman Hekim gelse yaram sarılmaz tabiri, bozlaklarımızın ve ağıtlarımızın can damarıdır. Aşık Özlemî, çaresizliğini şöyle haykırır:

            Lokman Hekim gelse sarmaz yarayı

            Hilebaz dostunan açtık arayı

            Ne köşkümü koydu ne de sarayı

            Baykuşlar tünedi dalıma benim

 

            Türk kültüründe eline beline diline hakim olmak deyimi ile Lokman Hekim arasında bir muvazilik vardır. Bir gün Lokman Hekim Hz Davud’a bir koyun kurban edip hayvanın en iyi iki parçasını getirmesini söyler. Hz Davud da hayvanın kalp ve dilini getirir. Bu defa Hz Davud, Lokman Hekim’e dönerek, onun bir koyun kurban edip hayvanın en kötü iki parçasını getirmesini ister. Lokman Hekim de kurban ettiği koyunun kalbini ve dilini getirir. Hz Davud şaşırıp bu işin hikmetini sorunca Lokman Hekim cevaplar: Kalp ve dil iyiyse tüm vücut iyidir, kalp ve dil kötüyse tüm vücut kötüdür.

 

          Ashab-ı Kehf Uykusu

            Kehf Suresi'nde nakledilen, inançları uğruna zalim bir hükümdardan kaçıp mağaraya sığınan ve asırlarca uyutulan gençlerin kıssası... Efes kentinde yaşayan bu gençlerden en büyüğü olan Mekselina’nın tiradı, Allah dostlarının ve zalimin karşısında susmamayı ilke edinenlerin yüreklerini titretir. Şehrin putlarına kurban kesmelerini emreden krala karşı şöyle haykırır Mekselina: “Bizim bir tanrımız var. Sadece ona secde eder sadece ondan yardım dileriz. Senin putlarına asla tapmayacağız. İstediğini yap!”

Lisanımızda uzun ve derin uykuları yahut dünyevi telaşeden el etek çekip inzivaya çekilme halini tarif etmek için Ashab-ı Kehf uykusu tabiri yahut Yedi Uyurlar mecazı sıklıkla kullanılır. Bilhassa zamanın ruhuna ayak uyduramayan, devrin getirdiği yozlaşmaya itiraz edip köşesine çekilen insanların haletiruhiyesini izah etmek için fevkalade tesirli bir teşbihtir.

Bu kıssanın edebiyatımıza ve irfanımıza asıl mühim tesiri "Kıtmir" mecazı üzerinden olmuştur. Bir hayvanın, sadakati ve hakikat ehline yoldaşlığı sebebiyle ilahi bir lütfa mazhar olup insanlarla beraber anılması, mutasavvıflar ve şairler için nefis terbiyesinin en müstesna timsali kabul edilmiştir. Dervişler ve şairler, Hakk'ın yahut mürşidin kapısında kendilerini "Kıtmir" sıfatıyla tesmiye etmeyi bir şeref addetmişlerdir. Zira Türkçede Kıtmir olmak; menfaat beklemeden kapıda beklemeyi, sadakati ve en nihayetinde teslimiyeti ifade eder.

            Yedi Uyurlar; Efes kentine gelen zalim krala başkaldırıp putlara kurban kesmeyi reddeder. Bunun üzerine kral onları şehirden kovar. Bu yeni güzel genç, bir mağaraya sığınır. Derken peşlerine bir köpek düşer. Birkaç kez kovmaya çalışsalar da netice alamazlar. En son köpek dile gelir ve der ki: "Benden ne istiyorsunuz? Benden yana korkmayın. Ben Allah'ı seviyorum. Rahat uyuyun. Ben size bekçilik ederim." Divan şiirinin 16. asırdaki kıymetli isimlerinden Edirneli Emrî, insanın kendi derunundaki muhasebeyi şu beytinde resmeder:

            “Akl u cân ü dil belâ gârında san Ashâb-ı Kehf

            Nefs-i Emrî anlarun arduncadır Kıtmîr-veş”

 

          Hızır Aleyhisselam

            Kehf Suresi’nde zikredilen Musa ve Hızır kıssası, Türk irfanında Hızır gibi yetişmek deyimiyle, zor zamanda gelen imdada delalet eder. Fakat bu kıssanın asıl sırrı, zahirde şer gibi görünenin ardındaki hayrı idrak edebilme basiretidir. İnsanoğlu, zahirdeki her hâdiseyi kendi sınırlı idrakiyle yargılama meyilindedir. Hızır ise o nedenin cevabının, ancak perdeler kalktığında görülebilecek olan ilahi takdirin tecellisi olduğunu hatırlatır. Kıssanın üçüncü cüzünde yani yıkılmak üzere olan bir duvarın tamir edilmesi vakıasında; duvarın sahibi olan iki gencin, olgunluk çağına eriştiklerinde duvarın altında bulacakları altın levhada şunlar yazılıdır: “Ölümün geleceğini bilen insan nasıl sevinir? Kadere inanan bir insan nasıl üzülür? Rızkın takdir edilmiş olduğunu bilen bir insan nasıl kendini paralar? Hesap gününe inanan bir insan nasıl gâfil olur? Dünyanın içindeki insanlarla birlikte yok olacağını bilen bir insan, dünyaya nasıl bel bağlar? Lâ ilahe illallah, Muhammedün resûlullah!”

            Türk milleti, Kelamullah’ın ezelî nurundan aldığı her cevheri; itikadında ve Türkçenin nezih hazinesinde eriterek kendine mahsus bir hüviyet inşa etmiştir. Kelamullah’ın Türkçedeki sadâsı; şiirlerde, dualarda, aşklarda, isyanlarda ve ağıtlarda yankılanan bir özdür. Bu yankı; laboratuvarlarda imal edilmiş, ruhsuz ve uydurma sözcüklerle ikame edilemeyecek kadar derin bir tarihi, binlerce yıllık bir şuur yürüyüşünü sırtında taşır. Bizim vazifemiz; Türkçenin ilahi temelini yâd etmekten ibaret değildir. Dilimizi suni istiladan koruyup, enerjimizi irfanımızın ocağını yeniden harlamak için harcamaktır. Unutmayalım ki, lisanını kaybeden, kıssasını; kıssasını kaybeden ise istikametini kaybeder. Allah bizi nefislerimizin şerrinden ve zalimlerin kötülüklerinden korusun.

 

 

Semih Samyürek

Yorumlar:

Yorum Yazabilirsiniz.

Mail adresiniz gizli kalacaktır. Lütfen bütün alanları doldurun. *


Benzer Bloglar