YAĞLI KAZIK BAYRAMI


YAĞLI KAZIK BAYRAMI

Resim: Eugène Delacroix
Ressam: Scène des massacres de Scio (Kios Katliamı Sahnesi), 1824

 

YAĞLI KAZIK BAYRAMI

 

Şu bizim denizlerin kıyısında yaşamak insanlara dâima çok şeyler öğretebilir ama bunları öğrenmek kimi zaman pek işimize de gelmeyebilir. Öğrendiklerimizin, sahip olduğumuz düşünce kalıplarıyla çelişmesi oldukça rahatsız edicidir, görmezden gelinmesi ise bir nevî rahatlıktır. Böyle kalıplar çok acemice yerleştirilmiş olsa bile, düşünme yetisi tamamen terk edildiğinde, her şey güllük gülistanlık görünüverir, en azından iş işten geçene kadar...

Güncel bir örnek vermek gerekirse; denizler bu toprakların can damarlarıdır ve denizcilik de bu gerçekliğe bağlı olarak bu memleketin sağlıklı yaşayabilmesi için son derece büyük bir öneme sahiptir. İşte tam da bu sebeple ülke denizciliğinin boğulması gerekmektedir! Evet, biraz çarpık bir ifâde oldu ama bir müstemlekede yaşayanları kendi içinden seçilmiş müstemleke memurlarına boğdurmak en etkili çözümdür. Bu mesele "kurtlukta, düşeni yemek kanundur" esası kadar doğal bir süreçtir.

Osmanlı Devletinde de tam olarak bunlar yaşanmış ve sonunda Devlet kaçınılmaz olarak çöküvermişti. Son yüzyılda durum o hâle gelmişti ki bir deniz devleti olan Osmanlı’nın kıyılarını birbirine bağlayan son derece hayâtî deniz yollarının tamamı Batı’nın, bilhassa İngilizlerin ve Fransızların eline geçmişti. Hatta "kendi gemilerinin ve gemicilerinin güvenliği için" Fransızlar Osmanlı kıyılarında ilk deniz fenerlerini kurdular, İngilizler ise İstanbul Boğazının Kuzeyinde tahlisiye istasyonları inşa ettiler, tabii ki bütün masraflar Osmanlı Devleti tarafından karşılanmak kaydıyla...

19.yüzyılın başlarında Osmanlı Donanması da elden gidivermiş, yine ülke içinden, yine herkesin gözü önünde gerçekleştirilen çok etkin bir tezgâh sonunda büyük bir başarı(!) daha tereyağından kıl çeker gibi elde edilivermişti. 1826'da Yunanlılar ayaklanıp Mora'da bir Türk soykırımı uygularken, en ihtiyaç duyulan anda Donanma ciddi bir etkinlik gösteremedi çünkü kalyon mürettebatlarının yarısından fazlası hâlihazırda Yunanlılardan oluşturulmuştu. Böylece ülkenin belli bölgelerinden itinayla(!) seçilen Yunanlılar yıllar boyunca hiç savaşmadan ve neredeyse hiç denize bile çıkmadan savaş gemisi kadrolarından çok kolay paralar kazandılar, Türk gençleri işsiz ve beş parasız hayatta kalmaya çalışırken...

Yeni Devlet 1923'de kurulduktan sonra nihâyet bu konuya el atıldı ve 815 sayılı kanun ki buna Kabotaj Kanunu adı verilmektedir, 1 Temmuz 1926 tarihinde yürürlüğe girdi. Bunun anlamı şuydu: Türk Limanları arasındaki deniz taşımacılığı artık yalnızca Türk Bayraklı gemiler tarafından yapılabilecekti. Bugünün bakış açısıyla ortalama bir kişiye sıradan, önemsiz hatta anlamsız gibi görünen bu hâdise, elinde Donanması kalmamış, onlarca yıl süren savaşlar sonucunda genç erkek nüfusu neredeyse tükenmiş, maddî ve mânevî olarak tamamen çökmüş bir milletin bakış açısıyla ancak bir zafer sayılabilirdi.

Fakat iyimserlik fazla süremedi, 11 Kasım 1938'de rüzgâr terse döndü, 1945'de başlayan Türkiye-ABD ikili anlaşmalar dönemi ile süreç fırtınaya dönüştü, 1952'de Nato'ya girişle kasırga başladı. Diğerlerinin yanında bu kanunun da içi tamamen boşaltılacaktı.

Bugüne sıçrarsak; Çanakkale Boğazından çıktığınızda Hatay'a kadar binlerce mil boyunca bir tek gerçek gemi tersanesi hâlâ mevcut değildir! (Alaybey sayılmaz orası bir askeri tersanecik ama onun bile bu konuyla bağlantılı acıklı hikâyeleri var fakat kahramanları henüz hayatta olduğundan anlatmak da olmaz) İnanılmaz ama durum böyle. Tabii bunun nasıl sağlanabildiğini kısmen de olsa bilebiliyoruz, örneğin sülale boyu milletvekili ve bakan bir siyasinin 60'lardan 80'lere kadar yukarıda anılan kıyı boyunca ülkede bir denizcilik yatırımı yapılmasının önünde nasıl başarıyla(!) durabildiğini, karşılığında yunanlı armatörler aracılığıyla Yunanistan Devleti tarafından nasıl arpalandığını bilenler biliyor da bunların bir faydası olamıyor.

Koca Akdeniz kıyıları boyunca bir tek gemi tersanemiz olmadığı gibi, Akdeniz'i gerçekten kullanan bir balıkçılık filomuz da yok, bu sularda 12 ay kesintisiz araştırma yapması gereken üniversitelerimiz de, limanlarımız (ki limanlarımız da artık bizim değil) arasında düzenli yük ve insan taşıyan nakliye gemisi filolarımız da. Yerseniz Kabotaj Kanunu var ama denizde hiçbir yansıması mevcut değil.

Oysa Antalya'dan soğutulmuş ambarlı bir gemiye domatesleri yüklerseniz, İzmir’e, Tekirdağ'a, İstanbul’a, Zonguldak, Sinop ve Rize'ye çok ucuza ve güvenli olarak taşıyabilirsiniz. Oralardan alacağınız çayı, lahanayı vesaire alıp diğer limanlara yine çok güvenli ve ucuz şekilde nakledebilirsiniz... Eğer ortada kutlanacak bir Kabotaj olsaydı durum tam da böyle gerçekleşirdi. Gelgelelim; tır çetesi, kamyon çetesi, asfalt, beton, mazot ve lastik çeteleri, hatta ağır vasıtaların yollarda öldürdüğü insanlardan beslenen Çin malı ceset torbası çetesi vesaire buna çok üzülürlerdi ki herhalde kimsecikler onları üzmek istemiyordu.

2020 yılında yayınlanan bir tebliğ ile Türk Bayraklı balıkçı teknelerinin uluslararası sularda avlanması, inanılmaz bir şekilde Türkiye tarafından yasaklanmıştı! Böylece söz konusu sulardaki balıklar kime kaldı; İtalyanlara, İspanyollara ve Yunanlılara.

Yaşadığım kıyı şehrinin bir zamanlar, bütün sebze ve meyvesi, odun ve kömürü ve bilumum ağır malzemeleri denizden gelir, çöpü bile denizden giderdi. Aklın yolu birdi. 80 darbesinden sonra birkaç yıl içinde her şey hızla değişti, önce gemiler yok oldu, sonra çocukken üzerinde balık tuttuğumuz limanın iskeleleri yıkıldı, nihâyet üzerlerine beton ve asfalt da dökülerek katliam tamamlandı. Bunu yapanlar kabotaj lafını duyunda mangalda kül bırakmazdı ama yağlı kazık sevgileri bir başkaydı.

Bütün bunlar aynı zamanda günümüzün meşhur Mavi Vatan kavramının içinin ne kadar da boş olduğunu anlatıveriyor aynı zamanda. Örneğin Türk bayraklı yelkenliler açık Akdeniz sularında devamlı olarak seyretmedikçe bu denizlere zaten sahip çıkamazsınız. Peki, bu neden sağlanamıyor? Millet bunun yapmak istemediği için mi? Hayır. Türkleri denizden uzak tutmak, bunu yaparken de ülkenin ve milletin kaynaklarını zimmetlerine geçirmelerine müsaade edilen iki kurum bizzat görevlendirilmiş durumda. Kim olduklarını ancak denizciler anlayabiliyor, dolayısıyla isimlerini buraya yazmak anlamsız. Sivil denizci tanıdıklarınız varsa hikâyenin kalanını onlardan dinlemeniz daha iyi olacaktır. Bu noktada yazının başındaki Osmanlı hikâyesine de dönmek gerekli; Osmanlı Donanmasına çöreklenen belli bölgenin Yunanlılarından bahsedilmişti ya, işte şimdi de onlar yine bu hikâyenin başrolündeler ama bu kez isimleri Ali, Veli, Selami oldukları için dümeni anlayabilmek ancak daha dikkatli bakmakla mümkün olabilir. Biz öz vatanımızda parya olduğumuzu unutsak bile gerçek değişmiyor.

Velhâsıl kabotajdan elimizde kalan, bilhassa 12 Eylül 1980 sonrası dönemde daha öne çıkartılan ve kabotaj ile özdeşleşen tek gerçek kavram olan; yağlı bir kazık üzerinde Türk gençlerinin yürütülmesi ve düşenlere kahkahalarla gülünmesi, uygulaması olagelmektedir. Buradaki sembolizm ve verilen mesaj açıktır, çok şey anlatmaktadır ama anlaması gerekenler anlamamakta direnmekte hatta durumdan hoşlanmaktadır!

Bu durumda Yağlı Kazık Bayramınız kutlu ve de mutlu olsun.

 

Burak Reis

Yorumlar:

Yorum Yazabilirsiniz.

Mail adresiniz gizli kalacaktır. Lütfen bütün alanları doldurun. *


Benzer Bloglar